Ani Gelenler #1

Selam.

Uzun zamandır bir şeyler yazmıyorum çünkü konu yok.Yani aslında çokça var ama onları ele almak istemiyorum.Çünkü birilerine yararlı olabilecek bir blog yazısı yazmak bana büyük bir sorumlulukmuş gibi geliyor.Düşünsenize bir cümleniz birilerininin hayatını değiştirebilme potansiyeline sahip (aslında üşeniyorum).

Durmadan şekil değiştiren bir aklınız varsa yani neredeyse her gün kendinize başka rol modeller buluyorsanız bir zaman sonra ‘çoğu şeyi bilen,en azından bilirmiş gibi yapan,insanlara ders vermeye çalışan ve suya sabuna dokunmadan kişisel gelişim kitaplarına benzer yazılar yazan’ biri olmak sizi sıkıyor.

Ama bir taraftan da bir şeyler yazmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi.Çünkü işleyen demir ışıldar mantığı klavyeye vuran parmaklar için de geçerli.Paslanmaya başladığınızda bunu silip atmak gerçekten çok zor oluyor.

Ben de hem okunacak hem de bir sorumluluk hissetmeyeceğim bir yazı yazmak,elimin pasını atmak istedim.

Bu yüzden “Ani Gelenler” serisini oluşturdum.Tamamen doğaçlama,o an düşünülüp yazılmış,herhangi bir konuya bağlı kalmayan ve en önemlisi bir ders vermeye çalışmayan bir yazı serisi hayalimdeki.Olur mu,olursa ne kadar başarılı olur (mesela 10 okunmayı geçer mi) soruları yaptığım her işte olduğu gibi bunda da aklıma geliyor ama serinin özelliklerinden birisi de bunları takmamak.19 yaşındayım ve daha şimdiden yaşça büyüklere hayat koçluğu yaparmış gibi bir yanım var.Hayır yani kendini yaşlı hissetmek için daha ne kadar çabalayabilirsin ki?

İşte buna gerek olmadığını düşündüğüm bir zaman diliminde aniden aklıma gelen bir seri ve onun ilk yazısı.

Sondaki de bir nevi imzam.

Esen kalın.

Reklamlar

Limonata

Hayat.

Kendimizi bulma yolculuğumuzun kısaltılmış adı,doğdum ve oldum sözlerinin arası.Mutlu veya mutsuz herkesin belki de tek ortak noktası,hayat.

Zaman,geçerken insana bir ton olay bırakıyor yaşanması gereken.Biz de doğumumuzdan itibaren bu olaylarla şekilleniyoruz.Kendimizi doğumdan sonraki kararlarımızla pişiriyoruz ve sonunda,geldiğimiz son evrede,yanarak bu yolculuğu tamamlıyoruz.Farklı dönemlerdeki farklı bizler,gerçek bizi oluşturuyor.Kimi zaman olmak istediğimiz kişi oluyoruz.Bazen de olamadığımız bize üzülüyoruz.Yine de bu yolculuk son ana kadar devam ediyor.Üzülürken de genellikle bunu unutuyoruz.

Çoğumuz hayatından zevk alamadığını,bir türlü mutlu olamadığını ve hatta yaşamaktan bıktığını anlatıp duruyor.Kendimizi görmek istediğimiz yerde arıyoruz çünkü.Yola değil,sonuca bakıyoruz.Bugün olmak istediğimiz kişiyi gelecekteki bizden esinlenerek yaratmaya çalışıyoruz.O kişi olamayınca,sorunu hayatta buluyoruz.

Ama aslında yaşamdan zevk almak mümkün.Her ne olursa olsun hayattan istediklerini almak bazen de olmayan şeylerin senin için iyi olmayabileceğini kabullenmek bu işin sırrı sadece.İstenilen olayları yaşamak zorunda değiliz.Beklenilen durumlar gerçekleşmek zorunda değil.Bunları kabullenmek “olmayan bir şey” için de üzülmemize engel aslında.

İşte tam da bu yüzden hayatı limonataya benzetiyorum.

Ekşi veya tatlı,kişiden kişiye değişiyor.Kiminde çok şekerli olması,içinde limon bulundurmadığı anlamına gelmiyor.Bazılarına çok ekşi gelmesi,içinde şeker bulundurmadığı demek değil.

Demem o ki güzel bir hayat mı istiyorsunuz?

O zaman yaşadığınız olayların ekşi veya tatlı olmasına takılmayın,onların hayatınıza lezzet kattığını kabul edin.

Hayat,lezzetini alınca güzel çünkü.

Esen kalın.

Stresin Getirdikleri

“Caddede koşar adımlarla iş yerinize yetişmeye çalışıyorsunuz.Aklınız gün içinde sizi bekleyen çokça işle meşgul olmaya başlamış bile.Sizin de hareketinizle çevrenizden tanımadığınız simalar hızla uzaklaşıyor ancak yenileri hemen ardından beliriyor.Kimisi sizi garipseyen bakışlarla karşılıyor.Bazıları da sizinle ilgilenmiyor.Tam o sırada omzunuz birine çarpıyor…”

Hala stres olmadınız mı?

Hepimiz hayatımızın hatta günümüzün bir kısmında stres yaşıyoruz öyle değil mi? Çoğu zaman atlatabildiğimiz bu “illet” bazen haftalarca canımızı sıkabiliyor.Baş ağrıları,öfke nöbetleri ve daha bunun gibi çoğu problemi de beraberinde getiriyor stres.Çoğumuz gerek bu durumlardan kurtulmak gerekse bu durumların kaynağı olan stresten uzaklaşmak için birçok yöntem öğreniyor ve deniyor.

Gelişen ve her gün -yeni insanların da katılmasıyla- şekillenen dünyada stres,çoğu insanın sağlık ve moral kaybını tetikliyor.Bununla savaşmak isteyen insan sayısı da gün geçtikçe artıyor.Savaşanların da galip/mağlup sayıları aynı hızda ilerliyor.

Peki bu durumda siz neredesiniz?

Düşüncelerini ve hayatını iyi sorgulayıp ona karşı galip gelebilenlerden misiniz? Yoksa ona teslim olanlardan mısınız? Belki de stres size hiç uğramıyordur…

Hayat ne olursa olsun çift yönlü hareket ediyor.İyi şeyler gelirken kötü yanlarını da getiriyor,güller dikensiz olmuyor.Kötü şeyler arkalarında bir hayır ile gelebiliyor.

Peki stres kötü bir şey ise iyi yanları da yok mudur?

Bugün onu sorgulayacağız.

Stres kötü bir şey,bu herkesin kabulü.Ancak stres çoğu zamanda kişide bir beceriyi geliştirir:Krizi yönetebilme becerisi.

“Hemen arkanıza döndünüz ve çarptığınız kişiden özür dilediniz.Hızlı adımlara devam edip iş yerinize nihayet vardınız.Kapıda sizi bekleyen patronunuz,pek hoşnut görünmeyerek,bir şeyler söylemeye hazırlanıyor.Bu sırada siz de onun demek istediklerini düşünüyorsunuz.Geç kalmanızın sebebini söylüyorsunuz ve işinizi sevdiğiniz için acele ettiğinizi anlatıyorsunuz.Bu durum patronu yumuşatıyor ve işinizin başına geçiyorsunuz.”

Kriz yönetilebildiğinde tam olarak fırsatlar kapısıdır.Sizin her şarta ayak uydurmanızı ve aklınızı meşgul eden sorulara hızla cevap vermenizi ister.Bazen bu cevaplar öyle bakış açıları ile gelir ki aleyhinize olan durum lehinize dönmüş bir vaziyet alır.İyi becerilerle bu olayın sonunda galip çıkan kişi siz olabilirsiniz.

Bir krizin sizi sağlık ve moral olarak etkilemesine izin vermeyin.Onunla baş etmeye çalışın.Krizden kurtulmak için çareler arayın ve bunları yeni bakış açılarıyla,yeni bilgilerle donatarak yapın.Böyle bir durumda sizden uzaklaşan stres,krizin de fırsat doğurduğunu gösterir.Bu fırsatı iyi değerlendirmek için iyi hamleler yapmaya çalışın ve mükemmeliyetçi bir bitirici olun.İşi olabilecek en iyi şekilde lehinize sonuçlandırın ve bunları yeni streslerle karşılaştığınızda tekrar yapın.

Tıpkı 1922’de kayalıkların arasında düşünceli bir adamın,kendinden katlarca büyük bir orduyu devirmek için baş etmeye çalıştığı gibi stresle baş etmeye çalışın.Bu yazı da o günün stresiyle ortaya çıkan krizin iyi yönetilmesi sayesinde oluştu.

Saygı ve minnetle…

Esen kalın.

 

Kişisel Gerilemek

Hepimizin evinde kişisel eğitim kitapları olmuştur değil mi? O kitapları alırız ve çoğu zaman büyük bir hevesle okumaya başlarız.Daha ilk günden sayfalar sayfaları kovalar…

Kitaptaki bölümler,birbirine benzeyen hikayeler ve çoğu zaman ünlü düşünürlerin sözleriyle başlar.Bu hikayelerin ana fikri veya kısaltılmış haliyle vecizeler,okuduğumuz bölüme dair birkaç düşünce verir.Ama mevzubahis bölümlerden önce çoğumuzun atladığı sayfalar da vardır.

Ön sözler,teşekkür kısımı,yazarın hayatı… Bu ve bunun gibi kısımları da okuduğunuzda aslında bu kitapların ne kadar benzer olduklarını anlayabilirsiniz.Birbirine çok benzeyen bu metinler sizden başlangıç olarak belli şeyler isterler veya size belli vaatlerle yaklaşırlar fark ettiniz mi?

“Şimdiye kadar okuduklarınızı unutun!”

“Hayatınızı değiştirmek mi istiyorsunuz? İşte size fırsat!”

“Mutlu/başarılı olmak sandığınızdan daha da kolay!”

Tanıdık geldi mi? Bu tip kitaplardan iki tane dahi okuduysanız bu cümlelere hiç de yabancı değilsiniz demektir.Ayrıca yukarıdakine benzer tipte cümleler -özellikle ön söz gibi bölümleri okumayı sevmeyen,bizim gibi,milletlerde- kitabın hemen arka kapağında yer alırlar.Çünkü çoğu kişi ilk olarak kitabın arkasına (yani vaatlere),sonra kitabın arkasındaki fiyat etiketine bakar.

Ne ilginçtir ki bu kitaplar,klasik sayılabilecek çoğu kitaptan daha ucuzdur.Okuyucu,içinde değişim barındırdığına inandığı bu kitapların diğer tip kitaplara oranla daha ucuz olduğunu görünce almak/almamak ikileminde “almak” kısmına kayar ve eylemi gerçekleştirir.Eylemden sonra iş hayal gücüne kalmıştır.Okuyucu,kitabı okuduktan sonrasını düşünmektedir.Buna göre kitap okunduğunda kişinin gözü açılmış,hayat daha farklı gelmeye başlamış ve kişi bunların hemen ardından başarıyı yakalamıştır.

Bir süre sonra elde kitap,kafada tonla düşünce ve hayalle kitapların kapakları açılır.Zaten büyük olan beklentiler her sayfada biraz daha büyür,büyür ve kişiyi kendine hapseder.Öyle ki bu tip kitapların etkisinde kalmış insanlarda birbirine benzer hareketler göze çarpar.Bu insanların çoğu,bu tip kitaplarla değiştiklerini sanmaktadırlar.

İşte bu yanılgıyla “hayat” dediğimiz sınavlara giren kişiler,mutlu/başarılı olmak için devamlı didinirler.Oysaki yapılanların yanlış olduğu “mutluluk=başarı” düşüncesinden bellidir.Mutluluk,başarı değildir ve her başarı da mutluluk getirmez.

Durum böyle olunca neye göre hareket edeceğini bilmeyen insanlar başarısızlık ile sonuçlanmış bir sürecin daha sonuna gelmiştir.

Ancak aynı yazarlar (bu işlerle uzun zamandır uğraştıklarından olsa gerek) okuyucuya yapılan her hatanın ve yaşanılan her başarısızlığın bir deneyim olduğunu hatırlatırlar ve deneyimlerin kişiyi geliştirdiğini söylerler.Pratikte doğru olan bu bilgi kişiyi yeni deneyimlere iter ve yeni deneyimler aslında yeni kişisel gelişim kitapları demektir.

Oysaki gelişim yazının başında söylenen “ucuz” kişisel gelişim kitaplarıyla olmaz,tercih edilmeyen “pahalı” klasiklerle olur.

Dünya edebiyatında yer edinmiş,çoğu eleştirmenin süzgecinden geçmiş klasikler kişiyi farklı bir diyara götürür ve kişiye işin sonucunda bir kıvılcım verir.Bu kıvılcım kitabın ne anlatmak istediğidir ve kişi yandıkça gelişir.

Yoksa sizce Cervantes,Sancho Panza‘yı yazarken ada şartlarının zorluğundan mı bahsetmek istemiştir?

Esen kalın.

 

Özünü Kaybetmeden Uyum Sağlayabilir Misin?

Selam.

Hiç arkadaşımın arkadaşı diye bir kavram hayatınızda yer etti mi?
Kendinizi arkadaş çevrenizden biraz daha uzağa atıp tanımadığınız kişilerin içinde yer aldınız mı?
Konu ben olsaydım cevaplar kesinlikle “evet” olurdu ama konu ben değilim.Aslında konu hepimiziz.

Çoğumuzun cevabı benimle aynı olurdu herhalde.

Yabancıların olduğu bir ortamda herkes bulunmak zorunda olmuştur.Bu ortamların bir ağırlığı olur fark ettiniz mi?

Mekanda sizden yaşça büyük çokça kişi varsa,daha kalın sesler çıkıyorsa ağızlardan siz de sözlerinizi bu ortama göre seçersiniz,bir nevi adımlarınızı daha sağlam atarsınız.Ama durum tam tersi olursa tepkileriniz de ona göre değişir.Sağlam adımlar yerini daha rahat tavırlara bırakır.

İşte böyle durumlarda insan bazen nerede olduğu bilgisi için kim olduğu bilgisini kaybeder.Olmadığı kişiler gibi davranır,bilmediği konulardan bahsetmeye çalışır.
Sağlam adımlar atılması uğruna sağlam kişiliklerden vazgeçilebilir.Nasıl ki en sert insanlar bile anneleri karşısında bir çocuğa dönebiliyorsa herkes kişiliğinden bir yerde taviz verebilir.
Ama hep böyle olmak zorunda mıdır insan?
Hep taviz vermek zorunda kalabilir mi?
Kişinin istemediği ortamlarda bulunmaması bunu hiç yapmayacağı anlamına mı gelir?

Pek sanmıyorum.

Kendi adıma böyle durumlarda kalmaktan pek hoşlanmıyorum.
Çünkü insanların karşısında bir kişiliğinizin olması için çok uğraşıyorsunuz ve bunun için çokça mücadele ediyor,çokça emek veriyorsunuz.
İster istemez böyle ortamlarda bunun hızla kaybedilebileceğini gördüğünüzde moraliniz bozulabiliyor.Peki acaba kişi özünü kaybetmeden uyum sağlayabilir mi? Hayatımızdaki olaylar bizi bunu yapmaya zorlamaz mı?

Cevabı doğada arayalım.

Musluktan doldurulmuş bir bardak su ile denizden aldığınız bir bardak suyu karşılaştıralım mesela.

Birini içebilirken diğerini içemezsiniz.Birini kaynatmak için beklediğiniz süre diğeri için aynı olamaz.

Ama bu suların ortaklıkları yok mudur ki?

Cevap gayet açık aslında.

Birisini yere dökerseniz yer ıslanır.Bu her iki bardaktaki su için de geçerlidir.
Birisni açık havada bırakırsanız o buharlaşır.Bu da her iki bardaktaki su için de geçerlidir.Her iki su da eldeki bardağın şeklini alır.

Aslına bakarsanız su,özelliklerini kaybetmeden bardağa bürünür.Ne olursa olsun hiçbir şey bardağın içinde su olduğu gerçeğini değiştirmez.

Bana sorarsanız şimdi bir sonuca vardık.

Aslında böyle bir durumla karşılaşmamak için su gibi olmak gerekiyor.
Özünü kaybetmeden şekilden şekle girebilmek,bir bardakta veya şişede de olsa döküldüğünde ıslatabilmek,buharlaşmak ya da bunu gibi.

Sana değil,herkese has durumlardan asla kopmamak bu işin sırrı.

İnsan olduğunu unutmamak,insanlığı hatırlamak,ahlakı ve erdemi elinden bırakmamak,kimsenin hayatına gereksiz yere karışmamak…
Bu ve bunun gibi herkeste ortak olan bu değerleri asla aklın bir kenarından çıkarmamak ve bunlara uygun davranmak özünüzü kaybetmemeniz demektir.
Böylece su gibi hem ortama uyum sağlarsınız (kabın şekline uymak) hem kişiliğinizden hiçbir şey kaybetmezsiniz.

Ne olursa olsun insan olduğunuzu unutmamak özünüzü korumanızı sağlar.

Eğer hala hemfikir değilsek birilerine kulak verelim:

Sancho Panza Bize Ne Anlatmak İstiyor?

Çok sevdiğim Don Kişot kitabının,Don Kişot ile iki ana karakterinden biridir Sancho Panza.Sancho,efendisine sadık bir seyistir ve efendisinin atlarıyla ilgilenir.Kitaba göre Don Kişot yola çıkınca yanına Sancho’yu da alır.Peki herkes Don Kişot’a “deli” gözüyle bakarken Sancho,neden ona eşlik etmiştir? Daha da önemlisi bu karakter aslında ne anlatmaktadır?

Sancho,dev gibi bir şatoya sahip soylu birinin seyisidir ancak kendisi,ailesiyle birlikte küçük bir evde yaşar.Bir eşeği vardır.Don Kişot,yola çıkmadan önce ona gider ve kendisine bu uzun yolda yardımcı olmasını ister.Sancho bunu hemen kabul etmemiştir çünkü seyisimiz,efendisinin her söylediğine inanır ve ona kulak vermekten hiç çekinmez.Haliyle düşmanlarla dolu ve çok uzun bir yolculuğun kendisini beklediğini duyunca bu işin içinde yer almak da istemez.Don Kişot onu ancak bir adanın valisi olma vaadiyle yanına alabilir.Bu hayal ürünü ada,yolculuk boyunca Sancho’nun yegane motivasyon kaynağıdır.

Sancho Panza, bu maceraya canı sıkılmış görünmek şöyle dursun valisi olacağı adayı görmek
için sabırsızlanıyor ve tatlı hayallere kapılıyordu. Bununla beraber öyle bir zaman geldi ki,
hayal ona kifayet etmedi ve efendisinin dilini çözmeyi kararlaştırdı:
— Senyör Şövalye, dedi, bana vadettiğiniz adayı unutmayacaksınız ya?

Sancho,hikayenin ilerleyen bölümlerinde Don Kişot ile birlikte çokça şey yaşamıştır.Seyisimiz bu olayların çoğunda korkusundan saklanmış veya kaçmaya yeltenmiştir.Üstelik bu olayların çoğu Don Kişot’un hayalidir.Ancak Sancho ona hep bağlı kalmış ve ona inanmayı hep sürdürmüştür.Çünkü işin ucunda ada vardır.

Öykünün ilerleyen bölümlerinde Sancho,bir ada valisi olur.Ancak bu adada hiçbir şey istediği gibi gitmez.Sancho’nun sağlığıyla ilgilenen hekimler,yemek istediği çoğu şeyden Sancho’yu uzak tutar.Bu ne kadar hoşuna gitmese de Sancho,yolculuğun başından beri beklediği adası için bu duruma razı olur ama adasını düşmanlar basınca bir ada valisi olma hakkındaki bütün düşünceleri değişir.Korkusu,hep istediği ada valiliğinin önüne geçer.Durmadan tatsız yemekler yemek ve hep ölümle burun buruna olmak Sancho’nun düşlediği bir şey değildir.

Öykümüzün sonunda Sancho;yine başladığı yerde,daracık evindedir.

Anlayacağınız üzere Sancho,bir ada valiliğini çok istemiştir ancak onu hiç düşündüğü gibi yaşayamamıştır.Küçüklüğünden hep şikayet ettiği evini,sırf zorlukları yüzünden adasına tercih etmiştir.

Sancho gerçeği,hayallerine değişmiştir.Hayaliyle birlikte gelen zorlukları kabullenememiştir.

Sancho bu durumuyla aslında herkese bir sözü hatırlatıyor olsa gerek…

Bu dünyada neyi çok istersen,o senin imtihanındır.

-Mevlana

 

 

 

Limitlerin İçindeki Belirsizlik

Bilen bilir matematikte bir konu vardır.Limit derler adına.Hangi değerin neye yakınlaştığını gösterir.Bu değerler hepimize aynı şeyler gibi gelir.Sayı.Onlar sadece sayıdır bizim için.

Ama görüyorum ki matematikte şu ana kadar gördüğüm her konu gri idi.Anlayana beyaz,anlamayan için siyah.Bazı şeyleri fark ettiğiniz anda o renklerin aslında diğer renkleri oluşturduğunu görüyorsunuz.Her ışık renginin karışımı beyazdır.Her boya renginin karışımı siyah.

Boyayan,ışık gibi sade olamayan ve her yere bulaşan tipler böyledir işte.Her yeri sonunda siyah yaparlar.Silgi onlar için icat edildi emin olun.İstediğiniz kadar silin ancak baştaki griliği elde edebilirsiniz.Biraz da toz kalır elinize.

Işık gibiler ise farklıdır.Onlara sadece yaklaşmanız gerekir.Biraz farklı bir bakış açısıyla.Bir prizma tutun içinde ne tuttuklarına bir bakın!

Size karşı beyaz olan,gözlerinizi kamaştıran,anlaşılması güç ama anlatmak istediği nice renkler olan insanlara iyi bakın.

Onlar için olun.Bir beyaz olun.Sağa sola bulaşarak onları boyalarla kirletmeyin.Siyahın o beyazlığı emmesine izin vermeyin.Şeffaf olsun her şey.Sadece doğru bakanlar için.

Limit dediğimiz konuda temel olarak iki boyutlu bir düzlemde herhangi bir değere yaklaşıyorsunuz.Her ne kadar mantığı buna da dayansa bazı soru çözümleri farklı olabiliyor.Yani bir soru bir denklem çözer gibi çözülebiliyor.Haliyle hiç düzlem çizmeye gerek kalmıyor.

Ama dedim ya bu konu öğrendiğimiz matematikten ayrı gibi.0/0 sonucu yıllardır “belirsiz” diye öğretilirken bir anda aslında o kadar belirsiz olmadığını anlıyorsunuz.Sorudan soruya farklılık gösteren bir değer bu.Hiçin hiçliğe oranı.

Mesela elinizde olmayan bir elmayla arkadaşınız elinde olmayan 2 iki elmanın oranı.İkinizin de elinde elma yok.”Böyle bir sonuç var olamaz” diyorsunuz ama matematik aslında bunun varlığını size kanıtlıyor.Bir soruda 0/0 oranını 12 bulurken bir başka soruda 0/0 oranını -5 bulabiliyorsunuz.

Alfabedeki harflerin sayısal konumunu düşünün.Örneğin a=1 b=2 gibi.Bu oran bazen öyle bir değere denk geliyor ki doğumunuzdan ölümünüze kadar söyleyeceğiniz her kelimenin sayısal konumunu veriyor.Bir nevi hiç söyleyemediğiniz ama bundan dolayı pişman olduğunuz her cümle matematikte saklı.Her şey matematiksel bir ifadeye dayanıyor.

İşçi,havuz,yüzde derken gerçek hayatta hiç karşınıza çıkmayacağına inandığınız matematiksel ifadeler gerçek ve sanal hayatınızı oluşturuyor.Tıpkı bilgisayar gibi.Sadece iki tane rakam.1 ve 0 ile kodlayabileceğiniz sayısız olasılık varken,0 ile 0 oranıyla yaşayabileceğiniz sayısız ihtimal var.

Hani an gelir bütün yaşantınızın en büyük anı iki dudak arasına bakar ya o misal işte.Yapabileceğiniz her şey  şifreli bir biçimde yazılı.

Bu yüzden yaşamaktan korkmayın.Her ne olursa olsun her şeyin senaryosu bile iki rakamın oranına bakıyorsa neyden korkuyorsunuz ki?